Bağışlarınız İçin

Türk-Macar Dostluk Derneği Banka Hesap No:
Türkiye İş Bankası A.Ş.
Meşrutiyet Şb. (Ankara)
4213 0493436

İstanbul'un Fethi

“İstanbul’un Fethi Merasimi
Muhterem arkadaşlar, aziz yurttaşlar,
Dünya tarihinde Türklük, bundan 509 sene önce bugün büyük bir hamle daha yapmış ve engin tarihine yaraşır yeni bir şan ve şeref daha kazanmıştı. Bu, dünya tarihinde bir devir kapayıp yeni bir devir açacak kadar önem taşıyan, büyük olayın manasını ve türlü cemiyet ve medeniyetler için nesiller ve asırlar boyunca nasıl âteşîn bir ülkü, Fatih’i, İstanbul’u fethe sevk eden âmiller çok eskilerden beri gelen bir ananenin ve inancın mahsulü idi ve bu amacın gerçekleşmesi de Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun tamamlanması için başlıca şartları, İslâmın tesisinden beri bu yoldaki gayretler ve ülkü, mukaddes bir emanet ve miras, Odver’in tabiri ile “hasret-i mülûk” olarak bu Türk hükümdarına intikal etmişti. İslâm fütuhat hareketlerinde olduğu gibi, hatta ondan daha fazla bir derecede, jeopolitik âmil Türk Fütuhat Hareketi’nde de hakiki bir mesnet ve zaruretti.
Fatih’in, genç yaşında babasından devraldığı ve büyük bir tecrübe ve imtihandan büyük bir başarı ile çıkmış olan İmperium’u her bakımdan bir vahdete muhtaçtı. Onun büyük dedesi Yıldırım Bayezid’in, daha 14. Asır sonlarında kuvvetle hissettiği ve şuurla benimsediği, fakat Timur hâdisesinin sekteye uğratarak taʻlike sebep olduğu bu zarureti, aradan yarım asır geçtikten ve Türk Tarihine yeni ve parlak birçok muzafferiyet mefahiri eklendikten sonra, Fatih Sultan Mehmet karar haline getirmiş ve iktidarının ilk merhalesinde maddi ve manevi bütün kuvvet ve imkânlarını bu yolda seferber etmişti. Azimli ve enerjik hareketi, üstün kalitedeki mücadele metotları ile bu işi başardığı vakit, Türk-İslâm geleneklerine artık “Belde-i Tayyibe” olarak geçecek bu dünya merkezi yeni bir hayata kavuştu, ileri ve yüksek bir zihniyetle idare edilen büyük bir devletin siyasi ve medeni faaliyetlerine sahne oldu.
Bu muazzam olay, bütün doğu dünyasında, kutsi bir ülkünün gerçekleşmesinden doğan bir gurur ve sürur uyandırırken batı dünyasında bir takım yanlış anlamalara ve sabit fikirlere yol açan yankılar hâsıl etmiş.
Şarki Roma İmparatorluğuna son veren Fatih’e karşı uzun zaman, koyu bir taassuptan mülhem, korku ve huşûʻ ile karışık gayz ve kin halinde, en müthiş mübalağaların aksetmesine sebep olmuştur.
Halbuki, Bizans tarihinin bu son devirleri, batılı ve tarafsız bir yazarın ifadesiyle, “adeta kapkara, hudutsuz, uzunluk, genişlik ve yükseklik ölçüleri olmayan, zaman ve mekan mefhumunu kaybetmiş bulunan bir deniz gibi idi.
Burada tabiatın chaos’u ile en eski gece, bitmez, tükenmez harplar ve kargaşalıklar arasında ezeli anarşi devam ettiriyor, bir türlü cehennem manzarası gösteriyordu”.
İşte Fatih, bu cehennemi ortadan kaldırmak için yapılması zaruri ameliyeyi başarmıştı. Bu yerde, Kostantiniye, bu tarihten iki buçuk asır evvel, Latinlerin kanlı ve tahripkâr işgâllerinin acı hatıralarını hâlâ muhafaza ediyor görünmekte idi ve Türk fâtihlerin burada, güya cennet kadar mamur bir şehri aldıktan sonra harabeye çevirdikleri yolundaki hakikate aykırı iddiaların hilafına ve 1422’de Boundelmonti tarafından yapılan planın da ispat ettiği gibi, sadece birçok boş arsalar ve tarlalarla karşılaştıkları, Bizans’ın eski haşmetli devirlerinde mevcut muazzam eser ve abidelerin artık mevcut olmadığı anlaşılmıştı.
Ancak, bu şehirde, fâtih Türkler, ayakta durabilen manevi bir cephe bir din bulmuşlar ve ona karşı da büyük Fatih’in en müsamahakâr bir ulüvv-i cenâbı ile düşman gibi değil, dost gibi hareket etmişlerdi.
Bu sayede Ortodoks Mezhebi, Katolik Mezhebinin tasallut ve tevahhuşundan da kurtulmuş, böylece bu feth-i mübîn ile büyük bir mukadderât zincirinin sonu gelmiş, yeni ve büyük bir mukadderât zinciri başlamış oluyordu.
İstanbul fethini, Türk tarihinde ve dünya tarihinde doğurduğu neticeler itibarıyla bir takım önemli manalar taşımaktadır.
Evvela, Türk tarihinde cihanşümul hâkimiyet fikri, İstanbul’un fethi ile belirmiş ve gelişmiştir. İstanbul fâtihi, bir taraftan kendisini hudutsuz bir kudret sahibi bir hükümdar hissetmiş ve bu fikri gerçekleştirecek tedbirleri almıştı. Diğer yandan da, cihanşümul devlet, cihanşümul hâkimiyet fikrini ciddi surette benimsemişti. Bunda şüphesiz ki, bu fikrin muhtelif menşelerinin tesiri, Türk Hakanlık şuuru, İslâmî Hilafet düşüncesi ve Roma İmparatorluk fikri bulunmuştur. Ancak, o zaman Fatih için Bizans tahtına sahip olmaya hususi bir önem taşımıştır. Çünkü, fütuhâtını çok defa Batı Hıristiyan âlemine karşı yapacaktı ve kendisini Roma’nın yegâne ve hakiki vârisi saymış, kadîm Roma İmparatorluğunun meşru halefi addetmek imkânı, bu fütuhatı ziyadesiyle kolaylaştıracaktır.
Fatih’in, İtalyan nedîmlerine Roma tarihleri okutarak bu ananeyi kavramaya ve yaşatmaya çalışması sebepsiz değildir. Onun bu telakkiyi benimsemesinde etrafındaki Bizanslı ve batılı müşavirleri, musahipleri Kritovalos, S.Tnapezantion, Bendetto Dei, A. Mizatzon, Cryaco d’Ancoma, Tianpezantial’in 1466’da Fatih’e şöyle dediği olmuştur:
“Senin Romalılar İmparatoru olduğundan hiç kimsenin şüphesi yoktur.
İmparatorluk merkezini hukuken ve fiʻlen elinde tutan imparatordur ve Roma İmparatorluğunun merkezi de İstanbul’dur.” Meşhur Papa II. Pius bile bir aralık, Fatih’i bugün Hıristiyanların kendisine inkıyad ederek ihtilafları hal için hâkim tanıyacakları kudretli bir hükümdar olarak düşünmüş, bunu sağlamak için çareler aramıştı.
Fatih, Ortodoks Patriğini, Ermeni Patriğini ve Musevi baş hahamını başkentinde birleştirmiş, belki de cihanşümul bir devlet kurma yolunda bir ön hazırlık olmak üzere, Amiratzen’e dünya haritasını yaptırtmıştı. O, bu konuda öteden beri mukırr olan ve kullanılan bir mefhumu, Allah’ın kılıcı olmak ve kendisine hâkimiyetin mukadder bulunduğu inancını yaymak cihetini de asla ihmal etmemiştir.
Pek tabiidir ki, Fatih için de bu telakkiler, tıpkı seleflerinde olduğu gibi siyasi birer vasıta sayılırdı. O, İslâm âleminde gaza ve cihadın en büyük mümessili, İslâm memleketlerinin hakiki koruyucusu sıfatını benimsemekte, hareketlerini bu esasa göre meşrulaştırmaya çalışmakta idi.
İslâm âleminde üstünlük iddia ve rekabetlerinde gâh Memluk sultanları, gâh Akkoyunlu hükümdarı ile mücadeleler yaptı ve bu sonuncusuna kendisini kayserlerin halefi olarak tanıtmaya ve kabul ettirmeye muvaffak oldu. Fatih’in, büyük çocuğuna cihanşümul hâkimiyet fikrinin bir zamanlar en kudretli mümessili görünen dedesi Yıldırım Bayezid’in adını vermesi, küçük oğluna, İran ananesinin ünlü hükümdarı Cem’in ve torununa da Oğuzhan’ın ismini vermesi dikkate değer bir olaydır. Bunu, Fatih’in şahsında Türk, İran, İslâm ve Roma hükümdarlık ananelerine birleştiren, Osmanlı padişahı tipinin doğmuş olması şeklinde izah ve tefsir etmek mümkündür. Fatih, İslâm ve Hıristiyan dünyasını hâkimiyeti altında toplamak, cihanşümul bir devlet kurmak emelini gerçekleştirmeye çalışırken, İstanbul’u büyük, zengin ve mamur bir medeniyet merkezi hâlinde yükseltmeye, en büyük âlimleri etrafında toplamaya çabalarken de, daima bu esas fikrin şuuruna sahip ve tesiri altında bulunmuştur.
Fatih, Yakın ve Orta Doğu’da, devrinin hem bir emniyet ve istikrar unsuru ve vasıtası olarak, hem de ileri ve medeni bir toplum hayatı yaratmak suretiyle cihanşümul devlet fikrini benimserken, bu gayenin gerçekleştirilmesinde başlıca üç yol tutmuştur.
Bunlardan birincisi, merkeziyetçi ve mutlak bir iktidar tesisi uğrundaki gayretleridir.
Fatih’le merkeziyetçi ve mutlak imparatorluk fikri, bu geniş bölgeye de yerleşmiştir.
Ve bu keyfiyet, Odver’in feodal ve dağınık batı cemiyetine göre ileri ve terakki bir toplum nizamı yaratmıştır.

O, sahip olduğu büyük kudret sayesinde devletin her türlü kaynaklarını, askeri ve mülki bütün kudret ve salahiyetlerini elinde topladı, doğrudan doğruya şahsına bağlı kapıkulu ordusunu yeniden tensik ve takviye etti. Mutlak ve merkeziyetçi bir devletin tam bir otoritesini hâiz olarak, hükümdarlık iktidarını kayıt altında tutmaya mütemayil ve hırslı organların nüfuz ve tahakkümlerini kırdı, onları doğrudan doğruya kendi emri altına alarak veya bizzat taşıdığı büyük gazi ve bahadır vasıf ve şahsiyeti ile gölgede bırakarak, imparatorluğun her tarafında nizam ve güveni sağlamaya muvaffak oldu ve böylece cihanşümul Türk Devletini tesis ve tahkim etti.
Fatih’in, büyük ülküsünü gerçekleştirmek yolunda takip ettiği ikinci karakteristik metodu, kanunlar vazʻı hususunda gösterdiği hassasiyet ve anlayış olmuştur, bütün iktidarı boyunca bu mühim bölgede, her dönemde ve ileri bir zihniyette kanunlar vazʻ etmekle hem hâkimiyetin bölünmezliğini temin ve devleti, meşruiyeti şüpheye düşürmeye matuf sarsıntılardan korumuş oluyor, hem de gayri mütecânis, birbirinden çok farklı beyne ve güzelliklere malik tebʻası arasında umumi âhengi, güveni, bunların yekdiğeriyle kaynaşmasını ve her birinin hukuk ve menfaatini sağlayan müstakar bir devlet idaresini hâkim kılıyordu.
Diğer taraftan Fatih, imparatorluğu dâhilinde geniş çapta bir imar ve kolonizasyon hareketine de girişmekle bu maksadı başarı ile gerçekleştirdi. Mesela Trabzon ile Mora sakinleri, Karaman ile Makedonya veya Tuna Boyları halkları arasında uyguladığı iskân siyaseti sayesinde, devletin yüksek menfaatlerinin icap ettirdiği tecânisi ve iyi âhengi meydana getirmiş, ekonomik hayata canlılık ve hayırlı bir inkişaf kazandırmış. Sosyal tabakalar arasındaki münasebetleri âdil ve hakkaniyete dayanan esaslara bağlamıştır.
Bununla beraber, İstanbul fâtihinin dünya tarihinde, medeniyet tarihinde en büyük ve mümeyyiz vasfı, o zamana göre yüksek bir olgunluk ve ileri bir zihniyet mümessili sayılabilecek derecede, mezhep ve vicdan hürriyetlerini tanıması, bunlara hürmetkâr olması, diğer yandan da, ilim ve sanat hâmisi, bir nevi Rönesans hükümdarı bulunması vakıasıdır.
Kendisi âlim olduğu kadar âlimleri ve sanatkârları da iyice takdir etmesini bilen Fatih, dînî, felsefi ve riyâzî meseleler üzerinde yapılan ilmi tartışmaları günlerce dinlemekten bıkmaz, usanmazdı. Onda, Doğu ile Batının arasında dört başı mamur bir devlet kurmak şuuru, daima zinde ve canlı olduğu için, kendi devrinin ilim ve fikir hayatının en yüksek bir seviyeye ulaşmasını istemiştir. Bizzat dînî ve felsefi meseleler üzerinde Ortodoks din adamları ile ezcümle Patrik Gennadius Holairos ile mübâhasesi meşhurdur. Erenlere geniş bir müsamaha içinde, İslâmiyete olduğu kadar Hıristiyanlığa da hürmetkâr olduğunu göstermiş, hatta bazen tamamen laik bir hükümdar intibaını uyandırmıştır.
Klasikleri tercüme ettirmesi, kütüphanesinde Batı ilim ve kültürü ile ilgili eserleri de toplaması, o devirde Osmanlı kültürünün Batı kültür hareketleri ile serbest bir şekilde temasa geldiğini gösteren işaretlerdir.

Onun yanında daima Floransalı ve Ceneviz ve Ragüza’lı müşavirler bulunmakta idi. Bilhassa Floransalılar ile çok samimi münasebetler kurmuştu. Bunda, müşavirlerinden Cyriaco d’Ancoma’nın büyük rolü vardı ve bu Batılı âlim, Fatih ile eski çağın âbideleri ve edebiyatı, İtalya’daki hümanistler arasında bir rabıta tesis etmişti.
Fatih, 1458’de Atina’yı ziyaret ettiği zaman Akropol’u anlayışla gezerek Atinalılara teveccühte bulunmuş, eski İslâmî hürmet hissinden de mülhem olarak, bu medinetü’l-hükemâya karşı hususi alaka göstermişti.
İtalyalı sanatkârlara kendi resmini yaptırması, onu hümanist bir hükümdar olarak tanıtan delillerden biridir.
Fatih’in İstanbul’daki külliyesi, üniversitemizin mebdei sayılan medâris-i sâniyesi, ciddi bir ilim müessesesi olarak, İslâm âleminde bir şaheserdir.
Bu eser daha önceleri muhtelif Türk Devletleri tarafından Tebriz’de, Herat ve Semerkant’ta vücuda getirilen büyük ilim ve kültün merkezlerinin bir devamı, gelişmiş, içerisinde müspet ilimlere de geniş mikyasta yer verildiği bir istihâlesi sayılabilir.
Aziz arkadaşlar,
İşte kısaca portresini çizmeye çalıştığım büyük Fatih, böylece dünya tarihinde bir dönüm noktası yarattıktan sonra, Doğu ile Batının kapısında bu iki âlemin kültürünü nefsinde toplayan ilim ve irfan sahibi, bütün din ve mezheplere karşı geniş müsamahası bulunan laik bir insan, yüksek ve ileri bir cemiyet nizamının dinamik ve kudretli mümessili bir hükümdar olarak tarihteki mümtaz ve müstesna yerini almıştır. Onun her bölge milletleri arasında tam bir âhenk ve anlayış kurmak yolunda çizdiği anayol, bu gerçi bizim de samimiyetle arzuladığımız ve takip ettiğimiz yoldur.
Fethin 509’uncu yıl dönümünde, İstanbul Fethini ve Fatihi bu his ve düşüncelerle anıyoruz ve tebcil ediyoruz.

Prof. M. Tayyib Gökbilgin / 29.5.1962”

 
free pokerfree poker